Babalar gününde, gurbette, memleketin içindeki sıcaklığa sığınmak ne güzel...

Babalar gününde, gurbette, memleketin içindeki sıcaklığa sığınmak ne güzel...

BABALAR GÜNÜNE BİNAEN  
BİR OĞULUN KALEMİNDEN BİR BABANIN  YÜREK BURKAN HİKAYESİ 

Baba’ya ithaf …Ferit Sag

Giden mi gurbette, kalan mı?
 
Doğup büyüdüğün mü yoksa doyduğun yer mi memleketindir?
 
Kulağa aşina bu sözleri birçok kez duymuşuzdur: ‘Doğduğun yer değil, doyduğun yeri yurt edin.’
 
Bu sözler her ne kadar mantıksal görünse de gönülden geçen vatan sevgisi, toprak aidiyeti başkadır hiç şüphesiz.
 
Her göç eden insanın bir de hikâyesi vardır.
Zorla göç eden insan yetim kalmış gibidir; 

kulaklarında yüzlerce yıllık topraklarının şarkıları, ağıtları, çoğunun adlarında göçün izleri ya da koparıldıkları toprağın kokusu vardır.
 
Acı vurur yüreğini, hasretin yerini derin bir sızı alır.
 
“Biz nereye aidiz?"

Dünyanın her yerinden anavatanından kopup çeşitli sebeplerle başka ülkelere göç etmek zorunda kalmış, yani yeni bir hayat kurma umuduyla yola çıkan bizler geldiğimiz ülkede kimlik bunalımına girebiliyoruz.
 
Bilhassa ömrünün yetmiş senesini vatanında yaşamış o topraklarda koca çınarlar gibi kök salmış ebeveynlerimiz.
 
Onlar bedenen her ne kadar burada olsalar da, ruhları hâlâ evlerinin önüne diktikleri dut ağacında asıllıdır.
 
Rüyâları bağbozumunlarında şarap yaptıkları üzüm yaprağının en yeşilindedir.
 
Bu özlemi, yaşadığım bölgenin ünlü yazarı Hermann Hesse’nin doğduğu, doğasının, bilhassa sık, koyu çam ağaçlarının güzelliklerine olan sevgisini yazdığı kitabında da pasaj olarak geçtiğini görmemiz mümkündür.
 
Kendimi ormanın kolları içine bırakır, büyülü güzelliğinde kuş seslerini dinler, ağaçların rüzgârda çıkardığı uğultular ruhumu dinlendirir.
 
Bazen sıcacık, samimi sevecen bir yaz gelir ruhuma.
 
Gün olur hüzünlü, yapraklar dökülürken ağaçlardan görünmeyen, ama bizi hızla terkeden vazgeçilmezlerimiz, yapraklar gibi savrulur sağa sola.
 
Bunca güzelliklerin içinde kalbimin derinliklerine iner, geçmişin muhasebesini yaparım kendimle.
 
Kah geçen yılları yad eder, kah bugün yaşadığımız bu hayat yolunun nerede biteceğini düşünürüm.
 
Dün tekrar çıktığım orman yürüyüşüne güzergâhım üzerinde olan annemin ve babamın yan yana yatan mezarlarına uğradım.
 
Koca bir sessizliğin içine gömülmüşken, Aşık Seyrani şiir yarışmasının yapıldığı ve ismini hatırlamadığım bir şairin sözleri düştü aklıma:
 
Kim çözecek suskunluğumuzun dilini
Kim geriye çekebilir bizi
Dibe çöküş sahnesinden
Telli saçların savrulurken dertli rüzgârın boşluğunda
Bir tarafta yağmalanan umutlar
Bir tarafta derin bir yanılgının yangını
Ney sesi gibi yükselirken yüreğin dehlizlerinden
Nem duyulur gözlerimden
Duyulur da kederim
Ben en çok kendimi terk ederim (*)
 
(*) (Şehrazat, Mehmet Dalkanat, Aşık Seyrani Şiir Yarışması Mansiyon Ödülü, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Mayıs 2019)
 
Bunun yanında kafamda binbir soruya bulamadığım cevaplar…
 
Gittikleri yerde mutlular mı?
İçimin derinliklerindeki özlemi hissediyorlar mı?
 
Annem ve babamın burada yaşadıkları hayat kesitinde huzurlu bir yaşam geçirdiklerini söylemek mümkün, velâkin mutlu olduklarını iddia etmek nerdeyse imkânsız.
 
Bilhassa Babam.
 
1988 yılında İran-Irak Savaşı’nın sonlarında Annem Almanya’ya gelmiş, babam ve ablam ise köyde yalnız kalmışlardı.
 
Bölgenin huzur ve güvenden yoksun olması, Annemin çoğunluğu Almanya’da yaşayan çocuklarına uzun seneler sonra kavuşmuşken tekrar köye dönmek istememesi, babamın Hezex’de kalma inadını ciddi şekilde törpülemişti.
 
Annemin bu kararı karşısında babam çaresiz kalmış, hayatının dönüm noktası olacak bu karara boyun eğmişti istemeye istemeye.
 
Bir yandan annemin bu baskın kararı karşısında, o vakitler genç bir kız olan ablamın da artık köyde yaşamak istemediğini, annesine, kardeşlerine kavuşmak istediğini söylemesi, işlerin iyice çığrından çıktığını, babamın artık tamamen çaresiz kaldığını gösteriyordu.
 
Binlerce dönümlük arazilerimizi, mülklerimizi, büyük kısmını çok cüzi fiyatlara bırakmış, geri kalan taşınmazlarımızın bir çoğu da sonradan İdil’e yerleşen yöre halkı tarafından gasp edilmişti.
 
Yetmiş senesini verdiği topraklarından ayrılacak, ömrünün geri kalan kısmını hiç bilmediği yaban ellerde geçirecekti koca ihtiyar.

 
Annem ise yurdunun,  öz vatanının çocukları olduğunu, bizlerle birlikte kendini mutlu ve huzurlu hissettiğini söylerdi hep.
 
Babamı her ziyaret ettiğimde uzandığı karyolasından tavana çakılı kalmış mavi gözlerinde gezindiği uçsuz bucaksız yolları görür gibiydim.
 
Penceresinden odasını dolduran güneş ışınlarında yüreğini dinliyor sanki bir dağbaşının.
 
Şimâl rüzgârlarının boncuk boncuk terleyen alnını okşadığı, uzun başaklı altın sarısı buğday tarlalarında ekinlerin içinde kaybolduğu, belki bir umut geçiyordur yüreğinin iğnesinden dokunulmaz hafiflikte.
 
Keklikler havalanıyor yüreğinin bir köşesinden, konmak için o diyarlara.
 
Sonra hafifçe mırıldandığı Kürtçe sözler düşerdi yüreğinden bir bir, hece hece hatırlayarak kuşandığı acıyı, dört duvar arasında kapatılmışlığı, hatırlayamadığı isimsiz ölüleri…
 
Sewdaliyê
Êlî yeman dayê yeman
Sewdaliya gidîkê gîdê bavê te ez kirime masîyekî dermanxwarî berdaye ser vê tehtokê, çi bû sewda li serê min rebenê xwedê de neman.
 
Elî yeman dayê yeman
Sewdaliya gidîkê, gidî bavê, te ez kirime simaqeke şuştî, tu tam û bêhn û reng li min neman. Axx de were zalimê zalim bavê keçik zabitê tirkan e... Lê lêy lê lêy lê oooo... Elî yeman dayê yeman, sewdaliya gidîkê gidî bavê, te ez kirime pîrê mêrekî heftê salî ti pidi didan di devê min rebenê xwedê de neman
 
Sevdalı kadın.
 
Ben sana "yar" dedim sen bana  "aman" dedin.
Ah sevdalı kadın
zehirlenmiş bir balık ettin, beni kayalıklara bıraktın, başımda azıcık sevda bırakmadın,
beni yıkanmış sumak ettin, bende hiç renk ve tad bırakmadın.  
 
Ah sevdalı kadın beni yetmiş yaşında bir ihtiyar ettin, ben Allah’ın zavallısının ağzında hiç diş bırakmadın...
 
Meğer eskiden Hezex’de üç gün üç gece süren düğünlerde, toprak damlı evlerin içinde toplanan misafirlere kurulan ahşap masada bu klamları  söylermiş eşe dosta.
 
Arada bir bana asker anılarından bahseder, askerliğini Muğla’da seyis olarak tamamladığını, komutanının ona güvendiğini söylerdi.
 
Askerlikte hava değişikliği için memlekete gitmek istediğini söylemiş komutanına.
 
Bunun karşılığında komutanın eşine hediye olarak Suriye’den kaçak yolla temin ettiği, kırmızı renkli şifon kumaştan entarinin güzelliği karşısında komutanın gözlerinin kamaştığını söylerdi.
 
O zamanlar bölgedeki insanların en büyük geçim kaynaklarından biri olan kaçakçılıkta, kaçakçılar gecenin karanlığında yola çıkıp mayın döşeli yollardan, patikalardan geçtikten sonra Suriye’den getirdikleri eşyaları satıp geçimlerini böyle sağlarlardı.
 
Sonra bir gün sustu babam, o susunca dünya da sustu sanki.
 
Sözcükleri havada dağılıp gitmemiş, yüreğime kazınmıştı.
 
Acısının tazeliği o kadar uzun sürmüştü ki dilindeki sözcükler yoksullaşmamış, yine de sözcüklere sığmayan acısı yüreğine de sığmamış olmalıydı.
 
Gözlerini içindeki sıkıntılarla birlikte açtı, ilkin nerede olduğunu anlayamadı.
 
Uzun uzun baktı anneme.
 
Annemin gözlerinde geçmişin izlerini, özlemlerini gördü.
 
Duvarda cam çerçeve içinde asılı duran dedemin fotoğrafını tanımaya çalıştı uzun uzun…
 
Dedem Murad Hannousch, uzun namlulu tüfeğini kuşanmış, Hazach  kuşatmasında kırk gün kırk geçe çatışmış, babama, kanla korunmuş o toprakların bu kadar kolay terk etmemesi gerektiğini haykırır gibiydi.
 
Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmaya çalışsa da, şimdi o boş sokaklara baktığını hissediyorum.
 
Bu coğrafyanın kaderiyim, ben Mezopotamya’nın kederiyim der gibi.
 
Ne kadar çok yazsam içim bir başka dem tutar, boğazımdaki özlem ise kırk düğümlü olur.
 
kim göç yettirir
kırıklarımı toplamaya
uzağın birinde
gözlerine dalıp dalıp
giden bir çift göz
gitsem diyorum
nafile,
içimdeki yalnızlık
yeter mi kavuşmaya. (**)
 
(**) (VuslataBakan Bir Çift Göz- Fatime Erci)

Güncelleme Tarihi: 20 Haziran 2023, 11:51
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Emin Bozkuş
Mehmet Emin Bozkuş - 9 ay Önce

Ferit Sağ'ın yazısının tamamında vuslat. Dram ve serzeniş vardır. O kadar ruhuna işlenmiş ki yazar meziptamya da, İdil de geziyir hayaliyle, babasının o yorgun ve keder yüklü ağırlığını sırtına alarak kan ve ter içinde yazmış. Özlem ve hasret o yükünü dahada ağırlaştırmış..!! Ruhumdaki ( vücudundaki) her canlı hücre sırtladığı o ağırlığı aynı denklikte taşımışlar..!! Ve kayalığa fırlatılmış zehir içirilmiş balık gibi serap, hayal ve görüneni farklı görme hayalları ile son bulmuş. Yani...Yorum yokmu diyeyim? Ne dersin Ferit Sağ?

SIRADAKİ HABER